Zeynep Rana
Köşe Yazarı
Zeynep Rana
 

Odamın Misafirleri

Ne zaman kitapların nefes aldığı bir mekan düşlesem, tarifsiz neşe kaplar içimi. Ve ne zaman huzur iklimi arasam, kitapların efsunlu dünyasında buluveririm kendimi.   Ütopyamın devasa çardağına kurulmuş sayfalar içinde alem ararım. Kah coşar, kah mahzun olurum. Sonbaharda sararır, ilkbaharda çiçek açarım. Kış gecelerinin uzun öyküsünde Şehrazat tacı döşerim saçlarıma. Toprak kokusu serperim çocukluğumdan miras bahçeme. Ara sıra pencereme yansıyan şehir siluetine kaçacak olsa gözlerim, binbir gece masalı düşer hayalime. Şehirlerin hikâyelerini kendi dilinden dinlemek isterdim. Sokakların şiirlerine, çatısı eskimiş evlerin yüküne, üst üste yığılmış hayatların acı tatlı hatıralarına nasıl yurt olduğunu, bunca öyküye soğuk yüzüyle nasıl mesken olduğunu dinlemek isterdim. Yaban olduğumuz yeryüzünde, garip kaldığımız diyarda, dört duvarın göz aydınlığı pencereme dayadım bakışlarımı. Gördüm ki odama dolan sayısız kahramanlara, şehrin yabancı ışıkları arkadaşlık ediyor. Her halin şahidi, ıssızlığın yareni, düşlerimin limanı, özsuyum… Firari sızan gün ışığı ile dinlemeye koyuldum sizi… Ortancaların renklendirdiği pencerede, dalgın görüyorum Halide Nusret’i. Küçük dostları, Zeyno, Nadide, Selim ve Osman’dan bahsediyor. Her şeye rağmen bir genç kız edasıyla… Doğu’nun yetenekli çocuklarından bahsederken gözlerinin parladığını görür gibi oluyorum. “Onlar benim için benim canımdadırlar.”  Derken nasıl iç çektiğini bir de. Onca zaman sonra hepsinin hikâyesini yüreğinde taşıyacağını nasıl bilebilirdi? Yine bir kadın, dalgın ama asi bakışlarıyla yazmanın ızdırabını anlatıyor. “Modern bakışın kaçınılmaz parçası mı bu?” diye sorguluyor hüznü. Bir de, dilinden hiç düşürmediği “Orlando” ve “Mrs. Dalloway”. “Flush” ise oyalandıkça oyalanıyor. Başından bir türlü defedemediğinden şikâyetçi Woolf. “İçinizdeki iyilik meleğini öldürmelisiniz” derken ciddi miydi sahi?  Önde giden hafiye giriyor odaya: Salâh Birsel. Tam bir kelime virtüözü… “Gün her saatinde nasıl renk değiştiriyorsa, Birsel’in üslubu da öyle” diyor Enis Batur. Bir İstanbul hayranı o. “Boğaziçi Şıngır Mıngır” ederken kentin şahdamarı Beyoğlu’na ah vah ederek koşuyor. “Şişedeki Zenci” karşılıyor onu. Kendinden bahsederken söylüyor bunu satırlarda. Yere yatmış, en alt rafları hallaç pamuğuna çeviriyor. Kütüphanesinden kitap arayışı canlanıyor zihnimde. 'Bir evde koridora taşan kitaplık' deyince akla gelen isim: Salâh Birsel. Kelimelerle dans ediyor. “Katlanmış, sulanmış, kıyıya çekilmiş, kurutulmuş” sözcükleri O’na canlanıyor. Kelimelerini aşırıyorlar diye de hayıflanıyor. Haklı. ‘Zivir’ ifadesini onunla benimsedim. Uykusu kaçmış demek. Tırandaz (kibar), bıcırdamak, elkuşu (sevgili), tütünaltı (kahvaltı)…  “Biz geçmiş zamanı dillendiriyoruz. Arada bir yeni zamana da kaşık çalıyoruz ama pek belli etmiyoruz.” dese de, kelimeleri yerden göğe yuvarlarcasına dans ettiriyor bir geçmişin bir şimdinin kapısını çalarak. Elinde bir bardak çay ile düşlüyorum Birsel’i kâh Beyoğlu’nda kâh Boğaziçi’nde. Kim bilir belki ‘şişedeki zenci’ belki de ‘önde giden hafiye.’ Şehrin siluetine karışan kitaplarımda buluyorum huzuru. Ve baharı beklerken kış sürprizinde çay ile ısıtıyorum içimi. Hep çay ve kitap dediğinizi duyar gibiyim. Ne yaparsınız, insanın kahrını hesapsız çeken kim olurdu başka… diye düşünürken, Meriç geliyor odama. “Okumak iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule yani masala, esrara, sonsuza…” Okumaya feda edilmiş gözler. Hayatı fikrin ıstırabı ile dolu. Okumak, meçhul âleme açılan kapı derken, meçhul âlemi derin düşüncelerde öğüten bir fikir adamı. “Pekiyi ama o meçhul âlemin tekevvününde payı yok mu okumanın?” Derin fikirlere sahip Meriç. Öyle ki göremediği gözlerinin aydınlığı, odamın misafiri oluyor. Kalabalıktan kaçışı, kitaplara sığınması, odamın ıssızlığına ne çok yakıştı… Gitmeseniz… “Kraliçe”, “üç damla”, “geçmiş” derken ben de yine misafirlerimle bakıyorum göz aydınlığım dediğim o devasa ışığına. “Geçmiş Şimdi Gelecek” dedi, masamın başucuna kuruldu. Öykünün birinde titrek yapraklar döşedi içine; birinde denizi gökyüzü, gökyüzünü deniz düşledi. Maviler çıldırdı. Sarılıp durdular birbirlerine. Toptaş, tıpkı öyküsünde olduğu gibi, odamdaki eşyalara tek tek dokundu. Tam koridora uzanacaktı ki, geri döndü. Her eşyanın öyküsünü okumaya koyuldu. Sessizce bağırdım: “Onlarda kaç öykü var bilir misin?” Kırık bir tebessüm kondurdu yüzüne. Bakışlarımı yere yasladım. Ya elindeki, maket geminin de öyküsünü okursa? “Kraliçenin Pireleri” zıplamaya başladı. Abartılı korkuları vardı. Eski evindeki o güler yüzlü kumruları aradı. Bulamadı. Sokaklar bile kutsalını yitirmişti; kumrular durur muydu? Uzakların çocuklarına seslendi: “Tutunun Allah Aşkına!”  Bilmem ki duydular mı? Kimi yalana sığındı, kimi beyaz ne istedi derken griden alamadı gözünü. Hâlbuki her yer maviydi. Islak şehir, şarkılar söyleyerek uzaklaştı. Ama hala zıplıyordu. Onu bir tek Tarık Tufan yakalayabilirdi… Masamdaki kâğıt kaleme hayran hayran bakmaya başladı ve üç damla kan damladı ak sayfalara. Pencereme yürüdü. Hafif bir esinti çiçek kokularını buralara kadar getirdi. Nefsini öldüren adamın nefesi girdi çiçek kokularıyla. O da mı kalem aşığı? Odanın içi sükût doldu yine. “Üç Damla Kan” ne garip kokarmış meğer. Elleriyle sildi kan lekesini, adamı yanına aldı ve sükûta buladığı kokusuyla pencereye yürüdü. Sadık dedi, Hidayet nerede? Rahatsız etmeye geldi cümleler. Ve özgürlük, okumakla başladı. Hoşça bak zatına ve hayata!..  
Ekleme Tarihi: 17 Ağustos 2021 - Salı

Odamın Misafirleri

Ne zaman kitapların nefes aldığı bir mekan düşlesem, tarifsiz neşe kaplar içimi. Ve ne zaman huzur iklimi arasam, kitapların efsunlu dünyasında buluveririm kendimi.  

Ütopyamın devasa çardağına kurulmuş sayfalar içinde alem ararım. Kah coşar, kah mahzun olurum. Sonbaharda sararır, ilkbaharda çiçek açarım. Kış gecelerinin uzun öyküsünde Şehrazat tacı döşerim saçlarıma. Toprak kokusu serperim çocukluğumdan miras bahçeme. Ara sıra pencereme yansıyan şehir siluetine kaçacak olsa gözlerim, binbir gece masalı düşer hayalime.

Şehirlerin hikâyelerini kendi dilinden dinlemek isterdim. Sokakların şiirlerine, çatısı eskimiş evlerin yüküne, üst üste yığılmış hayatların acı tatlı hatıralarına nasıl yurt olduğunu, bunca öyküye soğuk yüzüyle nasıl mesken olduğunu dinlemek isterdim. Yaban olduğumuz yeryüzünde, garip kaldığımız diyarda, dört duvarın göz aydınlığı pencereme dayadım bakışlarımı. Gördüm ki odama dolan sayısız kahramanlara, şehrin yabancı ışıkları arkadaşlık ediyor. Her halin şahidi, ıssızlığın yareni, düşlerimin limanı, özsuyum… Firari sızan gün ışığı ile dinlemeye koyuldum sizi…

Ortancaların renklendirdiği pencerede, dalgın görüyorum Halide Nusret’i. Küçük dostları, Zeyno, Nadide, Selim ve Osman’dan bahsediyor. Her şeye rağmen bir genç kız edasıyla… Doğu’nun yetenekli çocuklarından bahsederken gözlerinin parladığını görür gibi oluyorum. “Onlar benim için benim canımdadırlar.”  Derken nasıl iç çektiğini bir de. Onca zaman sonra hepsinin hikâyesini yüreğinde taşıyacağını nasıl bilebilirdi?

Yine bir kadın, dalgın ama asi bakışlarıyla yazmanın ızdırabını anlatıyor. “Modern bakışın kaçınılmaz parçası mı bu?” diye sorguluyor hüznü. Bir de, dilinden hiç düşürmediği “Orlando” ve “Mrs. Dalloway”. “Flush” ise oyalandıkça oyalanıyor. Başından bir türlü defedemediğinden şikâyetçi Woolf. “İçinizdeki iyilik meleğini öldürmelisiniz” derken ciddi miydi sahi? 

Önde giden hafiye giriyor odaya: Salâh Birsel. Tam bir kelime virtüözü… “Gün her saatinde nasıl renk değiştiriyorsa, Birsel’in üslubu da öyle” diyor Enis Batur. Bir İstanbul hayranı o. “Boğaziçi Şıngır Mıngır” ederken kentin şahdamarı Beyoğlu’na ah vah ederek koşuyor. “Şişedeki Zenci” karşılıyor onu. Kendinden bahsederken söylüyor bunu satırlarda. Yere yatmış, en alt rafları hallaç pamuğuna çeviriyor. Kütüphanesinden kitap arayışı canlanıyor zihnimde. 'Bir evde koridora taşan kitaplık' deyince akla gelen isim: Salâh Birsel. Kelimelerle dans ediyor. “Katlanmış, sulanmış, kıyıya çekilmiş, kurutulmuş” sözcükleri O’na canlanıyor. Kelimelerini aşırıyorlar diye de hayıflanıyor. Haklı. ‘Zivir’ ifadesini onunla benimsedim. Uykusu kaçmış demek. Tırandaz (kibar), bıcırdamak, elkuşu (sevgili), tütünaltı (kahvaltı)… 

“Biz geçmiş zamanı dillendiriyoruz. Arada bir yeni zamana da kaşık çalıyoruz ama pek belli etmiyoruz.” dese de, kelimeleri yerden göğe yuvarlarcasına dans ettiriyor bir geçmişin bir şimdinin kapısını çalarak. Elinde bir bardak çay ile düşlüyorum Birsel’i kâh Beyoğlu’nda kâh Boğaziçi’nde. Kim bilir belki ‘şişedeki zenci’ belki de ‘önde giden hafiye.’

Şehrin siluetine karışan kitaplarımda buluyorum huzuru. Ve baharı beklerken kış sürprizinde çay ile ısıtıyorum içimi. Hep çay ve kitap dediğinizi duyar gibiyim. Ne yaparsınız, insanın kahrını hesapsız çeken kim olurdu başka… diye düşünürken, Meriç geliyor odama.

“Okumak iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule yani masala, esrara, sonsuza…”

Okumaya feda edilmiş gözler. Hayatı fikrin ıstırabı ile dolu. Okumak, meçhul âleme açılan kapı derken, meçhul âlemi derin düşüncelerde öğüten bir fikir adamı. “Pekiyi ama o meçhul âlemin tekevvününde payı yok mu okumanın?” Derin fikirlere sahip Meriç. Öyle ki göremediği gözlerinin aydınlığı, odamın misafiri oluyor. Kalabalıktan kaçışı, kitaplara sığınması, odamın ıssızlığına ne çok yakıştı… Gitmeseniz…

“Kraliçe”, “üç damla”, “geçmiş” derken ben de yine misafirlerimle bakıyorum göz aydınlığım dediğim o devasa ışığına. “Geçmiş Şimdi Gelecek” dedi, masamın başucuna kuruldu. Öykünün birinde titrek yapraklar döşedi içine; birinde denizi gökyüzü, gökyüzünü deniz düşledi. Maviler çıldırdı. Sarılıp durdular birbirlerine. Toptaş, tıpkı öyküsünde olduğu gibi, odamdaki eşyalara tek tek dokundu. Tam koridora uzanacaktı ki, geri döndü. Her eşyanın öyküsünü okumaya koyuldu. Sessizce bağırdım: “Onlarda kaç öykü var bilir misin?” Kırık bir tebessüm kondurdu yüzüne. Bakışlarımı yere yasladım. Ya elindeki, maket geminin de öyküsünü okursa?

“Kraliçenin Pireleri” zıplamaya başladı. Abartılı korkuları vardı. Eski evindeki o güler yüzlü kumruları aradı. Bulamadı. Sokaklar bile kutsalını yitirmişti; kumrular durur muydu? Uzakların çocuklarına seslendi: “Tutunun Allah Aşkına!”  Bilmem ki duydular mı? Kimi yalana sığındı, kimi beyaz ne istedi derken griden alamadı gözünü. Hâlbuki her yer maviydi. Islak şehir, şarkılar söyleyerek uzaklaştı. Ama hala zıplıyordu. Onu bir tek Tarık Tufan yakalayabilirdi…

Masamdaki kâğıt kaleme hayran hayran bakmaya başladı ve üç damla kan damladı ak sayfalara. Pencereme yürüdü. Hafif bir esinti çiçek kokularını buralara kadar getirdi. Nefsini öldüren adamın nefesi girdi çiçek kokularıyla. O da mı kalem aşığı? Odanın içi sükût doldu yine. “Üç Damla Kan” ne garip kokarmış meğer. Elleriyle sildi kan lekesini, adamı yanına aldı ve sükûta buladığı kokusuyla pencereye yürüdü. Sadık dedi, Hidayet nerede?

Rahatsız etmeye geldi cümleler.

Ve özgürlük, okumakla başladı.

Hoşça bak zatına ve hayata!..

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve offtherecord.com.tr sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.